You are here

NATO ve Türkiye/NATO İlişkileri

Sosyalistlerin Meclisi Dördüncü Toplantısı (18 Mart 2012) Serpil Güvenç

“…NATO soğuk savaş döneminde komünizme karşı kapitalizmi değil,sermayenin özel mülkiyet biçimini koruyordu.NATO da bugün de aynı misyonla küreselleşene sermayeyi yükselen tehditlere karşı korumaya çalışmaktadır. Görev değişmemiştir ! Günümüz koşullarında sermayeye ve sermayenin emeğe ve insanlara karşı saldırgan tavrına kim karşı ise, NATO onu düşman bilmektedir… “(Önder, 15 Haziran 2004, cumhuriyet, “Biraz IMF, biraz NATO”)

Giriş

Konumuz Türkiye ve NATO İlişkileri.
60. kuruluş yılı kutlanmakta olan bu emperyalist örgütün geçmişi, bugününe ve geleceğine ışık tutmaktadır. Bu nedenle bugün özellikle bölgemizdeki gelişmeleri değerlendirebilmek için NATO’nun kurulma amacını, onun “iç” örgütlenmesi olarak niteleyebileceğimiz ABD ve CIA’ya ‘Gizli’ Ordularının dünyadaki ve ülkemizdeki kuruluş ve eylemlerini, örgütün gerçek efendisi ve kurucusu ABD’nin siyaset yapımcılarının örgütün bugününe dair görüşlerini kısaca incelemekte yarar olabilir. Bu bağlamda, 1970’li yıllarda Türkiye’de Kıbrıs olaylarıyla alevlenen ABD ve NATO karşıtlığına retrospektif bir bakışın günümüz koşullarına dair saptamalarda yol gösterici olabileceği düşünüldüğünden kısaca o dönemin belli başlı siyasi örgütü olan TİP’in konuya ilişkin yaklaşımları da özetlendi.

NATO’nun kuruluşu

ABD atom bombasını Hiroşima’ya atmadan 7 hafta önce yani 26 Haziran 1945’de 50 dünya ülkesinin temsilcileri San Francisco’da Birleşmiş Milletler (BM) Yasasını imzaladılar. BM Yasası, üye ülkelerin kendilerini muhtemel bir saldırıya karşı tek tek ya da ortaklaşa savunmasını öngörmekteydi. Bununla birlikte, Batılı emperyalist ülkeler “bir çok Avrupalı ülkesinin, kendilerini, BM Yasasının sağladığından daha somut ve etkili bir koruma yeteneği gerektiren bir tehlike ile karşı karşıya” bulduğu savını ileri sürdüler. Söz konusu “tehlike” SSCB’nin Avrupa’daki etkin varlığıydı. Churchill’in ABD’nin o dönem cumhurbaşkanı Truman’a daha 1945 yılında yazdığı bir mektubunda şunları söylediğini görmekteyiz:
“Önümüzdeki bir iki yıl içinde Amerikan ve İngiliz orduları terhis edilip Fransız ordusunun da daha henüz kurulmamış olduğu bir dönemde Ruslar şimdi ellerinde mevcut 200-300 tümenlik kuvvetlerini hizmette tutmak durumuna girerlerse ne olacaktır?”
SSCB’nin Avrupa’da saldırgan bir rol oynayacağına dair ileri sürülen iddia sonucunda bir “Kuzey Atlantik” Savunma örgütlenmesi olacak olan NATO’nun kuruluş çalışmaları başlatıldı. Bu bağlamda 17 Mart 1948’de imzalanan Brüksel Anlaşmasına NATO’nun başlangıcı olarak bakabiliriz. Anlaşma, Belçika, Fransa, Luxemburg, Hollanda ile İngiltere’yi askeri ve ekonomik bir bağlantı içine almaktaydı. NATO’nun kuruluşuna dek, Kanada’nın yardımıyla, Avrupalı ülkeler ABD’nin NATO’ya katılımının önündeki anayasal sakıncaları kaldırmak için her türlü önlemi aldılar. Bu arada Danimarka, Norveç, Portekiz, İzlanda ve İtalya’nın da örgüte katılması sağlandı. Bu çabalar sonucunda , “Vandenberg kanunu” adını alacak bir karar suretini ABD kongresi kabul edince Amerika’nın NATO’ya katılmasının önü açıldı ve örgüt 4 Nisan 1949’da, Washington’da kuruldu.
NATO’nun resmi kurulma gerekçesi “Avrupa’da Sovyet saldırısına karşı korunma” gibi görünmekle birlikte, bu savın gerçek dışılığı ABD düşünce kuruluşları ve üst düzey askeri ve siyasi aktörlerince bile kabul edilmekteydi. ABD “çevreleme politikası”nın mimarlarından George F. Kenan,1965’de Cenevre üniversitesi’ndeki bir konuşmasında:

“2.WW sonrasında ABD siyaset düzenleyicileri komünizmi askeri bir tehlike olarak görmekteydiler. NATO’yu kurmakla kimsenin tasarlamadığı bir saldırıya karşı Avrupa’nın ortasından zorlama bir çizgi çektiler. Savaş sonrasında SSCB başka ülkeleri işgal etmek istemedi, buna gereksinimi de yoktu. NATO talihsiz bir girişimdi çünkü gereksizdi” demekteydi.

Yine CIA casusluk operasyonları yöneticilerinden Harry Rositzke’;

“Devlet için çalıştığım yıllar boyunca Batı Avrupa’yı işgal etmenin ya da Birleşik Devletleri’ne saldırmanın Sovyet çıkarlarına herhangi bir biçimde hizmet edeceği konusunda tek bir duyum bile almadım” ifadesini kullanmaktaydı.

Peki, asıl kurulma NATO’nun asıl kurulma gerekçesi neydi?
Amaç, Avrupa’daki Sovyet daha doğrusu sosyalizm rüzgarının önünü almak, komünizm ve emek düşmanlığını askeri zor ile desteklemek ve yaymaktı.
ABD başkanı Truman, 12 Mart 1947”de Truman doktrini diye anılacak çıkışını yaptı. Komünizmin gelişmesini “saldırı” olarak niteleyen ve onu “Hitler”den daha büyük bir tehlike” sayan Birleşik Devletler başkanı’na göre, “ABD, silahlı azınlıklar veya dış baskılarla boyunduruk altına alınmaya çalışılan özgür ulusları desteklemeyi bir politika haline getirmek zorunda” idi. Bir başka deyişle, tehdit, Sovyetler Birliği’nin askeri gücünden değil ama siyasi gücünden gelmekteydi.
SSCB’nin İkinci Dünya savaşından büyük bir prestijle çıkması, Avrupa’nın bir çok ülkesinde sosyalist ya da komünist yönetimlerin iktidarlara ağırlıklarını koymalarıyla sonuçlanmıştı. Avrupa’ya yayılan komünist düşüncenin önünü kesmek gerekiyordu. İzzettin Önder’in doğru saptamasıyla komünizme karşı kapitalizmin yanı sıra sermayenin özel mülkiyet biçimini de koruyan bir örgütlenmenin kuruluşuna kapitalist sistemin gereksinimi vardı. Gerçekten de “Pazarın gizli eli, gizli bir yumruk olmadan” işleyemezdi ve “Mc Donalds’ların, Mc Donell Douglas’lar olmaksızın” varlıklarını sürdürmeleri olanaksızdı.
Sağladığı maddi olanaklarla 2. Dünya Savasında ekonomileri çökmüş Batı Avrupa ülkelerinin ekonomik yapıların güçlendirilmesiyle komünizme kaymalarının engellenmesini amaçlayan ve Truman doktrininin tamamlayıcısı olan Marshall planına göre, ABD, dış yardımının %95’ini Avrupa’da dağıttı. Olayın siyasal yönünü sosyalist bir gözle değerlendiren TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar:
“Bu doktrinin ABD’nin başka ülkelerin içişlerine karışmayı dış politikasının bir
ilkesi haline getirdiğini göstermekte, komünizmle mücadele sloganı ise
ABD’nin dünya hegemonyası kurma planlarını maskelemektir. Ana hedef, stratejik pozisyonları nedeniyle Türkiye ve Yunanistan’ın birer atlama tahtası haline getirilmeleridir” demekteydi.
Ekonomik açıdan Marshall Planının asıl hedeflerinden birisi ise, ABD’nin tekrar bir ekonomik krizle karşı karşıya kalmasını önlemekti. Sonuçta, Avrupa, Amerikan mallarının en büyük pazarı oldu. Sömürgeciliğin sona erdirilmesi, ABD’ye kendi ekonomik sisteminin parçası haline getirebileceği yeni pazarlar ve hammadde kaynakları yarattı. Soğuk Savaşın hazırlayıcıları olan Truman Doktrini ve Marshall yardımları ile ekonomik ve siyasal stratejisini oluşturan ABD, NATO’nun kuruluşu ile SSCB’ye karşı anti-komünist bir cephe kurma çalışmalarının askeri yönünü de tamamlamış oldu.
Özetle, NATO, dünya kapitalizminin egemen sınıflarının öncülüğünde kurulan, onların yönettiği ve onların görüş ve tercihlerini yansıtan bir askeri ve politik ittifaktı. Kapitalizmin, süregelmekte olan sömürü düzeninin sonsuza dek sürüp gitmesi için aldığı sosyo-ekonomik tedbirlerin yanında, NATO’nun, kapitalist düzeni uluslar arası planda korumak ve yaygınlaştırmak gibi bir misyonunun daha olduğunu biliyoruz.
Bir Amerikan generalinin bir madalya töreninde “.....33 yıl 4 ay, bu ülkenin en hareketli silahlı kuvvetleri olan deniz piyadelerinde askerlik yaptım. ....Bu süre boyunca vaktimin çoğunu büyük iş adamları, Wall Street ve bankerler için üst düzey bir pazulu adam olarak harcadım. Kısacası ben, kapitalizm için çalışan bir kumpasçı, bir gangsterdim” sözleri bu gerçeğin bir başka ifadesidir.

NATO’nun çocuğu : “Kontrgerilla”

NATO Sözleşmesi’nin açıklanan metni, Kuzey Atlantik ülkelerinin SSCB’nin bir işgal yada saldırına karşı savunmaya cevaz vermekteydi. Ne var ki, NATO’nun bu “dar” görevi, kapitalist sistemin korunması için yeterli değildi. Düşman, tüm dünyada sol, sosyalist/komünist akımlar ve özellikle 1950-70’li yıllarda sosyalizmin yanısıra Asya, Afrika ve Latin Amerika’da kurulan ulus devletler ve bu devletlerin büyük çoğunluğunun bağımsızlık yanlısı ve sosyalist sempatizanı yada Marksist eğilimli başkan ve yönetimleriydi. ABD resmi sözcülerinin deyimleriyle konuşulacak olursa, komünistlerin, tüm kıtalarda ve tüm ülkelerde yasal yollarla “hükümette temsili” veya “kontrolü ele geçirme çabalarına” uygun askeri güçle karşı konulması gerekiyordu. Amerikanın söz konusu hükümetlerde devrimci direniş belirtilerini saptaması bile harekete geçmesi için yeterli olacaktı.Bu durum, NATO’nun sürekli olarak resmi görevinin dışına taşması yani “alan dışı”na kayması anlamını taşımaktaydı.
NATO içi ama “görünmez” olan bu yeni örgüt nasıl kuruldu?
21 Nisan 1986’ da Newsweek’de NATO eski Genel sekreteri ve Bilderberg grubu başkanı Lord Carrington:
“NATO’nun 1949’daki ilk anlaşma metninde gizli bir madde yer alıyordu. Bu gizli maddeye göre üye olan devlet, komünizme karşı mücadele edecek devlet kuruluşunu oluşturmak zorundaydı. Bu örgütte yer alacak kadrolar gizli tutulacaktı, gizlilik içinde çalışacaktı” demek suretiyle bu gizli örgütlenmenin yani “gizli” ya da “gölge” orduların varlığını resmen açıklayacaktı. Bu sözleşme, tüm NATO devletleriyle yapılmıştı.
Gölge orduların kuruluşunu örgütleyen CIA idi. Öncülü, 1941’de kurulan OSS yani İstihbarat ve Operasyon Örgütü olan ve Temmuz 1947’de Ulusal Güvenlik Yasası ile kurulan CIA zaten ABD dışında örtülü denen eylemler yapmak üzere örgütlenmişti. Yeni örgütlenme, CIA’nın bünyesinde ve NATO denetiminde olacaktı. Örgüt, ABD ve emperyalizm yandaşı “yabancı” ülkeler yada gruplara destek amacıyla ABD tarafından idare yada finanse edilen ancak resmi yetkisi olmayan insanlar” tarafından oluşturulacak, ancak ABD hükümetinin bunlarla ilgili herhangi bir sorumluluk taşıdığına kanıt bırakmayacak derecede iyi planlanmış ve yerine getirilmiş, örtülü faaliyetlerde bulunacaktı. Bu faaliyetler öyle gerçekleştirilmeliydi ki, ABD hükümeti, sorumluluğunu rahatlıkla inkar edebilsin. Yapılacak eylemler, sabotaj, propaganda,
ekonomik savaş, yer altı direniş hareketleri, gerilla ve mülteci bağımsızlık gruplarına destek sağlamak, “özgür” dünyanın “komünizm” tehdidi altındaki ülkelerinde bulunan yerli anti-komünist ögelere yardım etmek, “düşman” devletlere karşı yıkıcı faaliyetlerde bulunmayı içermekteydi.
“Gölge” ordular ya da diğer adıyla Gladyo 1952’de kuruldu.
Avrupa’daki eylemlerde 2. Dünya Savaşında Direnişçiler tarafından nazizme karşı kullanılan savaş usullerinden ve bunun yanı sıra Alman Nazilerinin direnişçilere uyguladıkları işkence ve her türlü baskı yöntemlerinden istifade edildi. CIA, ünlü savaş suçlusu Alman generali Gehlen gibi, savaş suçlusu nazileri kaçırıp gizli ordu kadrolarının eğitim ve örgütlenmesinde kullanmaktaydı.
Bu gizli örgütlenmenin Avrupa ülkelerinde çok özel isimler altında faaliyet gösterdiği görülmektedir. Örneğin, İtalya’da “Gladyo”, Danimarka’da “Absalon”, Norveçte “ROC”, Belçika’da “SDRA8” gibi. Bu örgütlenmeler, NATO merkezi tarafından yönetilmekte ve denetlenmektedirler.Eylem planları ABD’de hazırlanmakta, örgütün eğitim ve istihdam planları ise SHAPE (NATO Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargahı Koordinasyon ve Planlama Komitesi) yönetimi altında bazı Avrupa ülkelerinde yapılmaktadır. Üye ülkeler halkları ve meclisleri durumdan habersiz olmakla birlikte savunma bakanları, başbakanlar, başkanlar ve içişleri bakanları durumun bilgisine sahiptirler. Bu faaliyetler, eski NATO Genel Sekreteri Manfred Wörner ve ABD Ulusal Güvenlik Konsey başkanı Oliver North tarafından da doğrulanmıştır.
Kontrgerillanın en iyi tanımını belki de Uğur Mumcu yapmaktadır. “Kontrgerilla Taktikleri” başlıklı yazısında şunları okumaktayız.
“….Bu örgüt, komünizmle mücadele gerekçesi altında, tüm NATO Ülkelerinde kurulan gizli örgütlerin ortak adıdır. Panama Kanalında, 1960’da Amerikan Savunma Bakanlığına bağlı olarak kurulmuş olan “anti gerilla” okulunda, dünyanın dört bir bucağından gelen görevlilerle, başta işkence olmak üzere, her türlü yasa dışı yöntem öğretilmektedir.Bu eğitimle görgü ve bilgilerini arttırarak yurtlarına dönenler, devletin önemli kuruluşlarında görev almaktadırlar.
Panama Kanalındaki Pentagon generallerine bağlı olarak çalışan askeri nitelikteki “antigerilla” okulu yanında, merkezi Washington’da bulunan “Uluslar arası Polis akademisi” de NATO ülkelerindeki sivil haber alma örgütlerinde eğitilmiş uzman yetiştirmektedir. Bu her iki kuruluş da doğrudan doğruya CIA’ya bağlıdır.
“Kontrgerilla” Amerikan Silahlı Kuvvetleri tarafından yönetilen Panamadaki antigerilla okulu ile Washington’daki Uluslar arası Polis akademisinde okutulan bir dersin adıdır. Bu derslerde solcu ayaklanma ve devrimci eylemlere karşı alınması gerekli tedbirler konu edilmektedir”.

İtalyan Başbakanı Aldo Moro’nun öldürülmesi, İtalya’da komünistlerin meclisteki temsilini önlemek için yapılan bombalama, polis öldürme eylemleri NATO’nun yada CIA’nın “gizli ” ordularının Avrupa’daki faaliyetlerine verilebilecek örneklerdir.
Daha önce de belirtildiği gibi, Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki sol, sosyalist ya da komünist eğilimli hükümetler ve bunların başkanlarına yönelik faaliyetler de çok yoğun bir biçimde yürütülmüştür. Bunlar arasında, Guatemala’da çok uluslu yabancı bir tekel olan United Fruit şirketinin ülkedeki faaliyetlerine karşı çıkan karşı çıkan başkan Albenz’in devrilmesi ve 8000 Guatemalalının bu operasyon döneminde katli, Kongo başkanı Marksist lider Partice Lumumba’nın katli, yine seçimle işbaşına gelen Şili Halk Cephesi iktidarının devrilmesi ve Marksist başkan ama Salvador Alllende’nin öldürülmesi, Nikaragua’da solcu Sandinist gerillalara karşı Kontraların desteklenmesi, İran’da İngilizlerin elindeki Anglo-Iranian petrol şirketini millileştiren ve Basra Körfezi’ndeki büyük Abadan rafinerilerine el koyan Musaddık’ın devrilip tutuklanması ve komünist partisi Tudeh liderlerinin öldürülmesi, sosyalist bir ihtilalci olan ve iktidara geldikten sonra Hollanda özel şirketlerinin çoğunu kamulaştıran Endonezya başkanı Sukarno’nun düşürülmesi ve çok güçlü bir parti olan Endonezya Komünist Partisi mensubu milyonlarca kişinin öldürülmesi, Mozambik’de bağımsızlık için çalışan Frelimo örgütünü yoketme çalışmaları ve örgüt lideri Eduardo Mondlane öldürülmesi, 1987’de Burkina Faso’nun Marksist başkanı Thomas Sankara’nın öldürülmesi.
Verdiğimiz örnekler bu cinayet örgütünün insanlığa karşı işlediği suçlardan sadece bazılarıdır. Dikkat edilecek olursa Amerikan ve İngiliz çok uluslu şirketlerinin ve bu bağlamda emperyalizmin çıkarlarının korunması ön plandadır. Bu şirketlerin söz konusu ülkelerin siyasetine karışması konusunda Amerikalı senatör Joseph Clark’ın sözleri ilginçtir:
“Bugün artık Amerika’da herkes Amerikan petrol kumpanyalarının
Orta Doğu’da gırtlaklarına kadar politikaya gömüldüğünü.. ve
CIA’nın da gene Orta Doğu’da bu politikanın tam ortasında
olduğunu biliyor”

Türkiye’nin NATO’ya girişi
“Süleyman’ a postalları
giydirdiler/eline de
Amerikan tüfeğini
verdiler/beş denizin ötesine
sürdüler/kaatil ettiler
Süleymanımı”..(Nazım Hikmet)

“Kimi öldürmeye gidiyorsun
Ahmed?/Bu toprakta gerçekleşen
kendi hasretini mi?/
Kore’de yağmur mu yağıyor?/Evini
yaktığınız çocuk/anasının ölüsüne
kapanarak/haykırıyor mu altında
yağmurun?” (Nazım Hikmet)
Bilindiği gibi, Türkiye 2. Dünya savaşında tarafsız kalmakla birlikte bir çok araştırmacının da belirttiği üzere Almanları SSCB’ye karşı desteklemekteydi. Bu durum, 1945 yılında yenilenmesi gereken 1925 Türk-Sovyet Saldırmazlık paktının SSCB tarafından tek taraflı feshine neden oldu. Türkiye egemen sınıflarının, kuruluştan bu yana Batı ile yani emperyalist /kapitalist dünya ile entegrasyonu amaçladığını söylemek yanlış olmaz. Özellikle 1939’dan itibaren, ülkenin yönetimindeki egemenler Batı ile askeri yönden de birleşmek talebinde bulundular. Sovyetler Birliği’nin 2. Dünya savaşını izleyen yıllardaki hak talepleri bir anlamda bu entegrasyon için uygun bir bahane oldu. İlginç olanı, yukarıda da değindiğimiz gibi, ABD’nin Türkiye’ye bir Sovyet saldırısı beklememesidir.
İnönü döneminde askeri üs yapımını da içeren ilk gizli ikili anlaşmaların ardından 11 Mayıs 1950’de CHP ilk resmi NATO başvurusunu yaptı. Başvuru reddedildi.
14 Mayıs 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin seçim kampanyasının odak noktasını NATO üyeliği teşkil etmekteydi. 26 Haziran 1950’de patlak veren Kore savaşı Türkiye açısından iyi bir fırsattı. Savaşın başlamasından iki gün sonra, henüz Amerikan tümenleri Kore’ye varmadan önce, 28 Haziran akşamı, Demokrat Parti’nin dış işleri bakanı Fuat Köprülü United Press’e açıklama yaparak “Türkiye, BM çerçevesi içinde kendi hissesine düşen bütün yükümlülükleri yerine getirmekle sorumludur” dediğini görmekteyiz. ABD’den sonra ilk defa Kore’ye kara kuvveti göndereceğini bildiren ülke Türkiye oldu. Türkiye’ye gelerek dışişleri bakanı Fuat Köprülü, Genel Kurmay Başkanı Nuri Yamut ve Milli Savunma bakanı Refik İnce ile görüşen Amerikalı senatör Mc Cain, basına verdiği demeçte, “ General Mc Arthur’un karargahında BM bayrağının yanında dalgalanmakta olan Amerikan bayrağı ile Türk sancağının da yan yana dalgalanması, Türkiye’nin Kore savaşına fiilen yardımı Atlantik Paktına girmesini sağlayacaktır” diyordu. Aynı gün yani 25 Temmuz 1950’de hükümet Kore’ye asker gönderme kararını aldı ve BM’ye bildirdi. Genel Kurmayın 3 Ağustos 1950 tarihli emriyle yaklaşık 5000 kişilik tugay Amerikan gemileriyle Kore’ye doğru yola çıktı. Kore savaşında en ağır kaybı Türk birlikleri verdi.
Ağustos 1950’de NATO’ya girme talebi yenilendi. 1951 Eylülünde Türkiye NATO’ya kabul edildi. 18 Şubat 1952de, 5886 sayılı yasa ile TBMM NATO anlaşmasını onayladı ve Türkiye resmen NATO üyesi oldu. Demokrat partinin kodamanlarından Samet Ağaoğlu’nun ifadesiyle Kore’de “bir avuç kan” vermiştik ama “büyük devletler” arasına da katılmıştık.
Bu arada 29 Ağustos 1950’de ABD Politika Planlama Dairesi’nin “NATO üyeliği için Türkiye’nin Talebi” başlıklı değerlendirmesi ilgi çekicidir. Bu değerlendirmeye göre, SSCB’nin Türkiye sınırında herhangi bir askeri örgütlenmesine dair hiç bir istihbarat yoktur. Türkiye’nin NATO üyeliği talebi sadece iç politika kaygılarına dayanmaktadır. Ayrıca, bu ülke Kore’ye asker yolladığı için ABD’den ödül istemektedir. Daire’ye göre, NATO’nun önceliği Batı Avrupa’da güçlenmektir. Türkiye’nin NATO üyeliği ancak SSCB Türkiye’ye ya da bölgeye baskıcı bir eylem yaparsa meşrulaşır.
Bir yoruma göre, ABD Genel Kurmayı ve Savunma Bakanlığı farklı düşünmekteydi ve çevreleme politikasını savunan bu çevrelerin talebiyle NATO üyeliği gerçekleşti.
Türkiye’den beklenen neydi? Bunu da şu iki alıntı çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Bir Amerikan devlet yetkilisi olan Richard Rose’a göre, Türkiye Avrupa sınırları dışında olmasına karşın, “SSCB ile stratejik sınırların olması nedeniyle” NATO’ya kabul edilmiştir. ABD Savunma Bakanı Patterson ise Türkiye’nin Kahire- Süveyş boyunca bir Sovyet ilerlemesini durdurabileceğini dolayısıyla ABD’ye stratejik bir savunma hattı kurmak için yeterli zamanı kazandırabileceğini iddia etmektedir.Dahası, SSCB, Türkiye sayesinde Boğazların denetiminden uzak tutulabilecektir. Pentagon, Türk hava sahasını SSCB ve Romanya’daki hayati petrol bölgelerine hava saldırısı için kullanmayı düşünmektedir. CIA düşünce kuruluşlarından RAND üyesi Lesser ise Türkiye’nin nükleer ve konvansiyonel bir üs olarak düşünüldüğünü, SSCB’nin Avrasya ve Orta Doğu’da çevrelenmesi amacıyla ve SSCB ile siyasal mücadele için bir ileri karakol ülkesi olarak tasarlandığını belirtmektedir.
Özetle kaderlerini kapitalist dünyayla sıkı sıkıya birleştirmek isteyen Türk egemen sınıfları ve onların temsilcileri olan hükümetlerin, emperyalist kapitalist sistem ve onun lideri konumundaki ABD ile, Truman Doktrini ile başlayan ekonomik ve siyasal işbirliğinin NATO askeri ittifakı ile perçinlenmesini istedikleri ve ABD’nin bölgesel çıkarları ile Türkiye’nin taleplerinin kesiştiği noktada ülkenin NATO üyeliği isteğinin gerçekleştiğini görmekteyiz.
NATO üyeliği ile gelen yükümlülükler, bu bağlamda iç politikanın da bir unsuru olmuştur. Demokrat Partinin dışişleri bakanı Fuat Köprülü Atlantik anlaşmasının ulusal politika olduğunu ve Türkiye devletinin temel ilkelerinin aynı zamanda NATO’nun temel ilkeleri olduğunu belirtmekteydi.

NATO Anlaşmaları

Türkiye NATO üyeliği bağlamında beş temel anlaşma imzalamıştır. Bunlar:
1. NATO- SOFA (NATO Kuvvetler Statüsü Anlaşması)
2. Türkiye’deki Amerikan Kuvvetlerinin Statüsü Anlaşması (23 Haziran 1954 /ekli nota ile birlikte)
3. Türkiye’ye Yardım Anlaşması
4. Askeri Tesisler (Kolaylıklar) Anlaşması (23 Haziran 1954)dır.
5. Türkiye ile ABD arasında İzmir (Çiğli)havaalanının kullanılmasına ilişkin teknik anlaşmadır.
İlk anlaşma yani NATO/SOFA her NATO ülkesinin imzalamak durumunda olduğu bir anlaşmadır. İki nolu anlaşmada yani Türkiye’deki Amerikan Kuvvetlerinin Statüsü’nde ise Türkiye’de Amerikalıların üs kurabilecekleri, bu bölgelerde asker bulundurabilecekleri ve bu askeri karargahların statülerinin ve üslerdeki kuralların ek protokollerle düzenleneceği belirtilmiştir. Anlaşma, 30 Haziran 1954’de TBMM’ye sunulmuş ve 2 Temmuz 1954’de Resmi Gazetede yayımlanmıştır. Ekli nota ise aynı gün verilmesine rağmen TBMM’ye gelmemiştir. TBMM’ye gelmeyen ekli notanın 2. maddesinde Türkiye’ye gelecek Amerikan kuvvetleri için Türkiye hükümetinden izin alınmayacağı ve bu kuvvetlerin ülkeye giriş çıkışlarının daha önceden hükümete bildirilmeyeceği belirtilmektedir. Dört nolu anlaşma yani Askeri Tesisler (Kolaylıklar) Anlaşması(ekleriyle birlikte) İncirlik de dahil Türkiye’de üslerin kullanımına ilişkindir. Bu anlaşma TBMM’ye hiç sunulmamıştır. Dönemin siyasal iktidarı, anlaşmanın TBMM’ye getirilmemesinin nedenini, NATO Anlaşması’nın 3. maddesine dair bir uygulama anlaşması olmasından dolayı Türkiye yasalarına göre TBMM’ye getirilme zorunluluğunun bulunmaması olarak açıklamıştır. Ne var ki, asıl neden, ABD’nin bu yöndeki talebidir. ABD ve iktidar, ülkenin egemenliğinin açıkça çiğnendiği bu anlaşma ve notaların kamuoyu ve muhalifler tarafından eleştirilmesinden kaçınmaktadır.
Söz konusu anlaşmalara yakından bakıldığında bu durum açıkça görülür. Askeri Tesis Anlaşması ile Amerikalılar Türkiye’de istedikleri yerde üs ve tesis kurabilecekler, buralardaki personel NATO’ya değil ama ABD’ye bağlı olacaktır. Her ne kadar ABD /Türkiye ortak kullanımından söz edilmekteyse de ABD’nin bu yaklaşımı tanımaması halinde herhangi bir yaptırım söz konusu değildir. ABD’ye istediği gibi üsleri genişletme,malzeme yığma hakkı tanınmıştır. Görüldüğü gibi bu anlaşmalar ve ekleri ile Türkiye’nin egemenlik hakları ihlal edilmiştir. Anlaşmalar SOFA’yı aşmaktadırlar. Ve Amerikalılara NATO çerçevesinde tanınan hakları genişletilmektedir. Dünya uygulamalarının tersine ABD kurduğu üsler için kira ödememektedir. Amerikalı personelin tüm gereksinimleri ABD’den temin edilmektedir. Gelen mallara gümrük muafiyeti tanınmıştır. İkili anlaşmalarla Amerikan askerleri ve personeline kendi posta servislerini kurma ve kullanma, kendi radyolarını kurma hakkı da tanınmıştır. Bu bağlamda yapılan ikili anlaşmalardan ülke egemenliğini yok eden en önemlilerinden birisi yargı erkinin devredilmesidir. 28 Temmuz 1956’da Türk Dışişleri Bakanlığı Amerikalılara 4625 sayılı bir nota vererek Türkiye’deki Amerikalıların işledikleri suçları Türk yargısı yargılayamayacağını kabul etmiştir. “Görev başında” ki Amerikalılar işledikleri suçlardan dolayı ancak kendi yargı mercilerinden yargılanabilirler. “Görev” başında olup olmadıklarına ise karar yetkisi ABD makamlarındadır . Yukarıda sayılan anlaşmalar ve bunlara ek olarak yapılan ikili anlaşmalarla kurulan Amerikan üslerine gelince.
Türkiye’de bugün de sadece 4 tesis NATO amblemi taşımaktadır. Geriye kalanların %75’iAskeri Tesisler Anlaşmasına göre kurulmuştur. Ayrıca, sözde NATO kapsamında olmayan ABD üsleri kağıt üzerinde mülkiyeti ve kullanımı Türkiye’ye ait olan üsler yani “ulusal “askeri tesislerdir. Ama yine anlaşmaların Amerikalılara büyük imtiyazlar tanıdığı görülmektedir. NATO ve Amerikan üssü tanımı hiçbir zaman kullanımda net olmamıştır. ABD üsleri ve/veya NATO üsleri her zaman ayrıcalıklı ve ABD kullanımında olmuşlardır. 1970’lerin rakamlarına göre Türkiye’deki Amerikan üslerinin sayısı 101’dir. 1960’lı yılarda üsler ve bunlarla ilişkili olarak kurulan radar tesisleri Orta Doğu ve Kafkaslar’ın denetiminin yanı sıra SSCB’yi denetlemeye yönelik olmuştur. Örneğin ABD Ankara Belbaşı’nda kurduğu dev sismograf ile Sovyetlerin Sibirya’da gerçekleştirdiği yer altı nükleer denemelerinin şiddetini ölçmüş, Sinop ve Diyarbakır Pirinçlik’de kurduğu kafes radarlarla yine Sovyetlerin gizli uydu haberleşmelerini dinlemiştir. Bu üslerin en önemlisi hiç şüphesiz İncirlik üssüdür. İncirlik üssünün inşasına 1951 yılında başlanmış ve 1954’de tamamlanmıştır. ABD’nin dünya çapında Ana Harekat Üssü statüsü verdiği az sayıda üsten biridir ve 1000 millik harekat yarıçapıyla Amerikan Hava Kuvvetleri’nin Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Ege ile birlikte asıl Basra ve Hazar petrol bölgelerini kapsayan bölgede “fiziki kontrolünü” sağlamaktadır. İncirlik’te ayrıca savaş uçaklarında taktik nükleer silahlar bulunduğu da bilinmektedir . Bu sabıkalı üs, 1958 yılında Almanya'dan gelen Amerikan deniz piyadelerinin Türk hükümetinin iznini bile beklemeye gerek duymadan İncirlik üssünden Ürdün'e gitmelerine sahne olmuştur. Üs yine 1958 yılında ABD’nin Lübnan müdahalesinde kullanılmıştır. Amerikan pilotu Gary Powers yönetimindeki bir Amerikan U-2 uçağı 1 Mayıs 1960 günü Sovyetler birliği toprakları üzerinde casusluk uçuşu yapmak üzere İncirlik üssünden havalanmış ve Türkiye, İncirlik üssünden kalkan bu casus uçağın Sovyetler Birliği tarafından düşürüldüğünü üç gün sonra yine Sovyetler Birliği yetkili makamlarının açıklamalarıyla öğrenmiştir. 1978 yılında, İsrail'in Filistin Tel-Zaatar kampını bombalaması olayında İncirlik üssünün lojistik destek sağladığı, yine 1986'da ABD uçaklarının Libya'yı bombalaması sırasında birkaç F-111 uçağının İncirlik üssüne getirildiği bir çok kaynak tarafından doğrulanmıştır. Bunların yanı sıra, birinci Körfez savaşı sırasında ABD'nin İncirlik'teki askeri varlığının İran'ı tehdit etmekte kullanıldığı , Özal’ın 1. Körfez savaşı sırasında ABD’nin Irak’a yönelik tüm faaliyetlerine, İncirlik’ten kalkan ABD savaş uçakları ile Irak’ın bombalanması da dahil olmak üzere, izin verdiği bilinmektedir. Üs, Irak savaşı sonrasında da yani 1991-2003 arasında da kullanılmıştır . Sadece bu örnekler bile Türkiye’deki Amerikan ve NATO varlığının ülkemiz ve dünya açısından ne denli zararlı olduğunu göstermektedir. 1 Mart teskeresinin ardından AKP hükümeti tarafından ABD’ye özür olarak adeta açık bono tanınmış ve üs ABD’nin özel kullanım alanı haline gelmiştir. İsrail-Lübnan çatışmasında ABD’nin İncirlik üzerinden İsrail’e sevk ettiğine ilişkin çok ciddi iddialar olmasına rağmen bunlar araştırılmamış, bilindiği gibi Mersin Taşucu NATO limanına hareket eden mühimmat yüklü 15 TIR’lık askeri konvoy Güney Kıbrıs’a gitmiş ve buradan da Irak’a gönderilmiştir. CIA’nın işkence uçakları İncirlik’te cirit atmaktadır. ABD Türkiye’de üs ve radar istasyonları kurmaya devam etmekte ve eskiden olduğu gibi bugün de bu bölgelere Türk yetkililer girememektedir.

Türkiye’deki Amerikan varlığının sorgulanması/ NATO üyeliği/üsler ve İkili anlaşmalar

Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesinin ABD tarafından engellenmesi ve dönemin başbakanı İsmet İnönü’ye ABD başkanı L. Johnson’un yazdığı mektup amacını aşarak ülkedeki anti- amerikan eğilimleri nesnel olarak desteklemiş, Türkiye solunun bu konudaki yaklaşımlarının önünü açmıştır. TİP genel başkanı Aybar’ın TBMM’de yaptığı ünlü çıkış hala belleklerdedir. Aybar, 194O’lı yılardan beri ABD ve Türkiye hükümetleri arasında yapılan ikili anlaşmalar sonucunda ABD’ye 35 milyon metrekarelik toprağın üs olarak kullanılması yetkisi tanındığını yani “35 milyon metre karelik vatan toprağının işgal altında” olduğunu, bu üslerde Amerikan bayrağının dalgalandığını ve bunların birer küçük Amerika olduklarını söylemektedir. Bu üslere Türk polisi, Türk subayı, Türk komutanı, Türk milletvekilleri, Türk hakimi girememektedir. Bu üslerden havalanacak uçaklar TBMM’nin onayı alınmadan ülkeyi her an bir savaş tehlikesiyle karşı karşıya bırakabilir. Türkiye’ deki ABD askeri ve sivil personelinin ikili anlaşmalar nedeniyle diplomatik dokunulmazlıklara benzer ayrıcalıkları vardır. Aybar’a göre, ulusal bağımsızlığın temel unsurlarından birisi olan yargı bağımsızlığı yine ikili anlaşmalarla ABD`ye devredilmiştir. Suç işleyen Amerikalılar suç sırasında görevde oldukları bahanesiyle Türk hakiminin önüne çıkarılamamaktadırlar. ABD üslerinde yaşayan personel için ithal edilen mallar ülkeye gümrüksüz girmektedir..Amerikalılara hükümetin çağrısı üzerine içişlerimize karışmak ve ABD ile yapılan 1959 ikili anlaşmasına göre ABD’ye Türkiye içinde silahlı kuvvetlerini kullanma hakkı bile tanınmıştır. Behice Boran’ın TBMM’de ikili anlaşmaların sayısını açıkladığı görülmektedir. Ant dergisinde bir Amerikan kaynağından alınan bilgilere göre, Türkiye’de 101 Amerikan üssü vardır. Ortalık karışır ama konu artık kamuoyuna malolmuştur. Ve basın dahil bir çok çevrede konu tartışılmaya başlanmıştır. İktidar partisi olan Adalet Partisinin başkanı ve başbakan Demirel, Türkiye’de üs olmadığını ama tesisler bulunduğunu, İkili anlaşmaların ve askeri üslerin her NATO ülkesinde olduğu gibi NATO anlaşmasının 3. maddesine dayanılarak yapıldığını, NATO’ya Sovyet tehdidinden korunmak amacıyla güvenlik için girildiğini söyleyerek olayı geçiştirmeye çalışır. Burada konumuz açısından önemli olan TBMM’deki tek gerçek muhalefet partisi olan sosyalist TİP’in NATO karşıtlığının dayanaklarıdır. TİP’in NATO karşıtlığının dayandığı temeller şöyle özetlenebilir.
TİP NATO’ya karşıdır çünkü Türkiye NATO`da kaldığı takdirde, ülke güvenliğinin sağlanması bir yana, Amerikan ve NATO üs ve tesisleri dolayısıyla , kendi iradesi dışında bir nükleer savaşın ilk hedefi olacaktır. NATO üyeliği Türkiye’nin savunma gücünü arttırmamış, tersine azaltmış ve Türk ordusunu tamamen ABD’ye bağımlı kılmıştır.NATO’nun çıkarları ile Türkiye’nin çıkarları çatışmaktadır çünkü NATO’nun emperyalist hedeflerine karşın Türkiye’nin böyle amaçları yoktur ve Türk ordusu Misak-ı Milli sınırlarını korumak için eğitilmiştir. TİP’e göre, 1961 Anayasa’sının 110. maddesine aykırı olarak (110. maddeye göre TSK Baş komutanı Türk Genel Kurmay başkanıdır) TSK’nın tüm ordularıyla NATO emrinde olması bağımsızlığımıza aykırıdır ve Kıbrıs olayındaki gibi askeri serbestimiz kısıtlanmaktadır. NATO bir toplu güvenlik sistemi değildir, kapitalist sistemin çıkarlarının korunması ve kollanması görevini yüklenmiştir.Türk egemen sınıflarının Türkiye’nin NATO üyeliğini savunmalarının temelinde bu gerçek yatmaktadır. Sovyet tehdidi ile NATO’ya girildiği iddiası da geçerli değildir, böyle olsa bile SSCB’nin ABD ile barış içinde bir arada yaşama siyasetini benimsemesi nedeniyle ( ve SSCB’nin savaş bitince İran”dan çekilmesi, savaştan çok yorgun bir ordu ile çıkması, sözde toprak istemlerinin biz NATO’ya girmeden önce olması ve hiç saldırıya uğramamamız gibi nedenlerle) bu tehdit geçerliliğini yitirmiştir. Sovyetlere karşı korunma Atatürk devrinde olduğu gibi askeri ittifakların dışında kalmakla, iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi ile sağlanır ve bir ülkenin bağımsızlığı tüm ülkelere karşı savunulur. TİP’e göre, askeri blokların devri geçmektedir. Türkiye’nin yeri, ekonomik ve sosyal gelişmişlik farklılıklarına rağmen, Bağlantısızlar bloğunun içindedir.
TİP, NATO Anlaşmaları bağlamında ve bundan bağımsız olarak Türkiye’ye dayatılmış olan İkili Anlaşmalara da karşıdır. Bu konudaki TİP tezleri şöyle özetlenebilir. Hükümetin ikili anlaşmaların NATO anlaşmasının 3. maddesine dayandığı iddiası bir başka bakımdan da kökten yanlıştır çünkü NATO anlaşmasının 3. maddesinde “ taraflar amaçlarının daha etkili bir şekilde gerçekleşmesi için, kendi özel araçlarını geliştirmek ve karşılıklı yardımcı olmak suretiyle, tek başlarına ya da birlikte, bir silahlı saldırıya karşı tek başlarına ya da birlikte savunma güçlerini devam ettirecekler ve arttıracaklardır” denilmektedir. Ayrıca, ABD ile Türkiye arasında, çok önemli ikili anlaşmalar olan1947 ve 1948 anlaşmaları da dahil olmak üzere, beş ikili anlaşma Türkiye’nin NATO üyeliği öncesi imzalanmıştır. Bunlar 23 Şubat 1945, 27 Şubat 1946, 7 Mayıs 1946, 12 Temmuz 1947 ve 4 Temmuz 1948 tarihli anlaşmalardır. İkili anlaşmalar, amaçlarını aşan anlaşmalardır. Örneğin 1945de yapılan ilk anlaşma askeri malzeme ve bilgi yardımı anlaşması gibi göründüğü halde gümrüklerin indirilmesi, mal mübadelesinin serbestleşmesi, istihdamın serbestliği bu anlaşmaya dahil edilmiştir. Bunun gibi, 1946,1947 ve 1948 ikili anlaşmaları da, öze aykırı bir çok madde içermektedirler. TIP`e göre, Amerikalıların Türkiye topraklarında işledikleri suçlardan dolayı Türk adliyesinde yargılanamamaları yani Türk adliyesinin kaza hakkının ABD makamlarına devredilmesi, Amerikan personeline gelen malların gümrükten muaf olması ve büyük bir karaborsa yaratması, yine TRT kanunu çiğnenerek radyo/TV yayını yapma hakkının ABD askeri ve sivil personeline tanınmasının NATO anlaşmasının 3. maddesi ile yada ülke güvenliği ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. İkili anlaşmaları hem hükümranlık hakları hem de Devletler hukuku açısından da inceleyen TİP, ikili anlaşmaların yasa dışı, ulusal egemenliğe ve devletler hukukuna aykırı olduğunu saptamıştır . Bir çok ikili anlaşmada (örneğin 1947 ve 1959 anlaşmalarında) ABD iç hukukuna atıflar yapılmakta ve örneğin Türkiye’ye yapılacak askeri yardımın tek taraflı olarak 1959 anlaşmasında yer alan ve Türk hükümetinin talebi halinde ABD’ye Türkiye’nin iç işlerine silahlı müdahale hakkı tanıyan madde ile ülkenin hükümranlık hakları ve Devletler hukuku çiğnenmektedir. İkili anlaşmalar Meclis onayından geçmemişlerdir, dolayısıyla Anayasa çiğnenmektedir. ABD Kongresi tarafından karara bağlanacağı hükmü getirilmektedir. Bu durum Türkiye’nin egemenlik haklarına tecavüzdür, ayrıca devletler hukukundaki karşılıklılık esasinin çiğnenmesidir.
TİP ikili anlaşmalara ya da NATO anlaşmasına göre kurulan askeri üslere de karşı çıkar. TIP`in Amerikan üslerine ilişkin düşünceleri özetle şöyledir.
İkili anlaşmalara göre kurulan üsler nedeniyle ABD ile SSCB yada başka bir ülkenin ihtilafı topraklarımıza taşınacaktır. Yine NATO üyeliği sonucu imzalanan ikili anlaşmalar sonucu Amerika’ya tahsis edilen askeri üsler Türkiye`yi olası bir 3. Dünya savaşında ilk hedef haline getirmiştir. Üslerde emirlerini Pentagondan alan Amerikan Komutanı yetkilidir ve buralardaki nükleer silahların tetiği Pentagonun elindedir. Bu durum ulusal egemenliğin çiğnenmesinin de ötesinde devletler hukukuna aykırıdır. Üsler iddia edildiği gibi ortak savunma tesisleri değildir. İkili anlaşmalar nedeniyle Türk Genel kurmayınca denetlenememektedirler ve Amerikan çıkarlarına hizmet etmektedirler. Bunların ortak savunma üsleri olarak kabul edilebilmesi ancak ortak komuta altında olmalarıyla mümkündür ama Türk personel üslerin yönetiminde değil sadece güvenliğinin sağlanmasında görevlidir. Nükleer silahları kullanma hakki ABD’de oldukça entegre komutanlık kurulsa da farketmez.
TİP`in TBMMde, YÖN, gençlik hareketleri, bazı sol eğilimli medya gibi sol kamuoyunun yarattığı baskı nedeniyle ikili anlaşmaların gözden geçirilmesi için Amerikan hükümetine başvurmuş ve görüşmeler sonucu ikili anlaşmalar tek bir anlaşma (OSİA) halinde toplanmış ve sonuçta, Aybar’ın “çerçeve anlaşması ile Amerikan üslerinin adı değişti, NATO ile ortak tesisler oldu. Bir de yanılmıyorsam Amerikalı nöbetçilerin yerini Mehmetçikler aldı..Bu üsler halen Amerikan üssüdür. Pentagon’a bağlı ileri karakollardır...” diye özetlediği bazı göstermelik değişiklikler gerçekleşmiştir.
1975 yılında ABD’nin Kıbrıs olayları ile Türkiye’ye koyduğu askeri ambargoya yanıt, İncirlik hariç tüm ABD ve NATO üslerinin kapatılması oldu. OSİA feshedildi. Birkaç yıl sonra ABD Kongresi kısmen ambargoyu kaldırdı. Ve üsler SEİA adı altında yeni bir anlaşma ile hemen kullanıma açıldı. 1980’de imzalanan SEİA, Resmi gazetenin 1/2/1981 tarih ve 17238 sayılı nüshasında yayımlandı. TÜSİAD araştırmasına göre, SEİA üç unsura dayanmaktaydı. Türk ordusunun modernleştirilmesi, Türk ekonomisine ABD’nin katkıda bulunması ve TSK’ya ait tesislerden ABD’nin yararlanması.Yine TUSİAD’A göre, askeri yardım Kıbrıs gelişmelerine bağlanınca ve Yunanistan’la oluşturulan 7/10 oranı şartı, Türkiye’nin SEİA’dan istediğini elde edememesi ve anlaşmanın dengesiz olması sonucunu getirdi. Başka kaynaklara göz attığımızda anlaşmanın pek de TUSİAD tarafından tanımlandığı gibi olmadığını görmekteyiz. Çünkü SEİA’ nın 1. ve 2. Tamamlayıcı maddeleri uyarınca, Türkiye’nin ABD’den savunma malzemesi satın alması, ABD orijinli savunma malzemelerinin periyodik bakımlarının yapılabilmesi için ABD’den uzman getirilmesi ve söz konusu giderlerin ise ABD’ye yatırılması, Türk askerinin ABD’de eğitim almasının söz konusu olduğu belirtilmekte, ayrıca SEİA kapsamında yapılan bütün bu işler için ABD’ye para ödemekte olduğumuz ortaya çıkmaktadır Dört nolu tamamlayıcı anlaşma gereğince ise üsler ABD’ye açılmıştır. SEİA’da adı geçen üsler, Sinop, Pirinçlik, Diyarbakır, Yamanlar/İzmir, Şahintepe/Gemlik, Mahmurdağ/Samsun, Elmadağ/Ankara, Karataş/Adana, Alemdağ/İstanbul, Kürecik/Malatya, Belbaşı/Ankara, Karaburun/İzmir ve Adana/ İncirlik üsleridir.
Bu üslerin her birinin ayrı ayrı uygulama anlaşmaları vardır. SEİA’nın giriş bölümünde ise bu anlaşma kapsamındaki Türkiye/ABD işbirliğinin “BM yasasının amaç ve ilkeleri çerçevesinde ve NATO anlaşmasının 1. ve 2. maddesine uygun olacağı belirtilmektedir. NATO’nun 1. maddesinde ise “Taraflar… uluslararası ilişkilerinde BM’nin amaçlarıyla herhangi bir surette örtüşmeyecek tehdit yada kuvvet kullanmaktan çekinmeyi taahhüt ederler “ denmektedir. Yine SEİA’nın 5. maddesinde “ Bu anlaşmada öngörülen savunma işbirliğinin kapsamı, NATO anlaşmasından doğan yükümlülüklerle sınırlı olacaktır” denmektedir.
Bu kapsamda 29 Kasım 1982’de ABD ile bir Mutabakat anlaşması imzalanmıştır. Bu mutabakata göre, Türkiye’deki on havaalanının ABD tarafından modernize edilmesi, Muş ve Batman’da lojistik amaçlı kullanılacak olan iki yeni havaalanı inşa edilmesi, Türkiye’deki üslerin Orta Doğu müdahalelerinde kullanılmayacağı, üslerden yapılacak harekatlarda NATO onayının gerekli olduğu ve üslerle ilgili gerekli ek harcamaların ise ABD tarafından yapılacağı belirtilmektedir. 1991’de 1. Körfez harekatında İncirlikten kalkan ABD savaş uçakları ile Irak’ın bombalanması ve yine yakın zamanda ABD savaş uçaklarının Diyarbakır, Batman ve Muş havaalanlarında yakıt ikmali yapıp Irak’ı bombalamaları gibi örnekler, Türkiye’nin egemenlik haklarını korur gibi görünen bu tür anlaşma ve mutabakatların pratikte hiçbir geçerliliğinin olmadığını göstermektedirler.
Türkiye 18.12.1985’de anlaşmanın bittiğini ve bazı hükümlerin aleyhe işlediğini söylemekte ve bir değişiklik isteğini dile getirmektedir. O tarihte Türkiye’nin 10 maddelik talep listesi şunları içermektedir. ABD Türk Ordusunun modernleşmesini hızlandırsın, Türkiye’ye lobi çalışmalarında yardım etsin, ekonomik alanda Türkiye’nin ihracatı önündeki engeller kaldırılsın, ekonomik ilişkiler çeşitlensin, yardım Kongre faktörünün dışına çıkarılsın ve yardımı Kıbrıs, 7/10 oranı gibi konular etkilemesin, FMS borçları silinsin ve Türkiye ABD ile savunma sanayinde işbirliği yapsın. 1985’de Özal’ın iktidarda olduğunu “Biz ona üs veriyorsam karşılığında ticaretin arttırılmasını isterim” diyerek konuya -aynen günümüz iktidarı gibi- alış veriş yapan bir tüccar zihniyeti ile baktığını anımsayalım. ABD sadece modernleşmeye evet demiş ama diğer tüm talepleri reddetmiştir. Taleplerinde ısrar etmesi beklenen Türk tarafı ise isteklerini hemen geri çekmiş ve sadece Pentagon ihalelerinden Türkiye’ye pay verilmesini, Türkiye’ deki ABD’li personelin ihtiyaçlarını Türkiye’den karşılamasını, 6. filonun ve Avrupa’daki uçakların bakım ve onarımlarının Türkiye’ de yapılmasını ve savunma alanında ABD ile işbirliği talebini yinelemiştir. ABD kongresinin yanıtı ise, Türkiye’ye yapılacak yardımın 1/3 oranında kısılması, Kıbrıs’tan Türk askerinin çekilmesi, Orta Asya’da ABD’nin kuracağı radyo ile ilgili Türkiye’den yayın hakkı istemek olmuştur. Son talebi reddederek ABD Kongresinin tüm isteklerini kabul eden Türkiye SEİA’yı uzatmıştır.Her anlaşma sonrasında olduğu gibi, söz konusu SEİA uzatmasında da ABD/Türkiye arasında bir gizli protokol imzalanmıştır. Buna göre, İncirlikteki F-4ler F-16larla değiştirilecek, Konya’da ABD uçaklarının eğitim yapabilmesi için yeni kolaylıklar sağlanacak, üsler modernleştirilecek, Türkiye’de F-16lar üretilinceye dek 40 F-4 hibe verilecektir. ABD’nin Türkiye’ deki askeri faaliyetleri için bazı malzemelerin Türkiye’den alınabileceği ifade edilen protokolde 100 milyar$ lık ticari yardımın hepsinin hibe, 490 milyar$lık askeri yardımın ise 320si hibe olması öngörülmüştür. Bununla birlikte, Türkiye’nin hiç beklemediği bir şey olmuş ve Amerikan Kongresi yardımın yarısını kesmiştir! Ayrıca verilecek silahların Kıbrıs’a yollanmaması ve benzeri kısıtlayıcı bir sürü karar alınmıştır. ABD ile olan ilişkilerine çok güvenen ve bu durum karşısında hayal kırıklığına uğrayan Özal, yardım onaylanana dek SEİA’yı imzalamayacağını söylemiş ama 21 Şubat 1988’de ek mektup ve protokol onanarak 1985’den geçerli olmak üzere 5 yıllığına SEIA uzatılmıştır. 17/12/1990’da ise süre dolduğunda, 3 ay önceden ihbar edilmediğinden SEİA bir yıl uzatılmış oldu. Türkiye’nin 18/12/1992’de yine bazı değişiklik taleplerinde bulunduğunu görmekteyiz. Bu taleplerde, özetle, üslerin sayı olarak azaltılmasına rağmen ama İncirlik’ in kapasitesi arttırıldığı ve üslerin NATO amaçları dışında kullanıldığı belirtilmekte ve yeni bir düzenleme yapma isteği ön plana çıkmaktadır.
Sonu hüsranla sonuçlanan bu tür taleplerin günümüzde de,özellikle bölgedeki karmaşanın arttığı dönemlerde gündeme geldiğini ama içinde bulunduğumuz ekonomik, siyasi ve askeri bağımlılık zinciri içinde sonuçsuz kaldığını biliyoruz.

Türkiye’de Kontgerillanın kuruluşu

”Kontrgerilla özel harp yöntemlerini
kullanan NATO kaynaklı yasadışı bir
örgüttür.” (Uğur Mumcu)

“Kontrgerilla” cuntası, Türkiye”de
kapatılması hiç düşünülmeyen bir
amerikan üssüdür” (Uğur Mumcu)

“Türkiye’deki gizli örgütün adı
kontrgerilladır” (Lüksemburg
başbakanı Jacques Santer)

“Türkiye bir NATO ülkesi olduğu için
böyle bir örgütün varlığı son derece
mümkündür”(CIA eski direktörü
William Colby)

NATO ve CIA’nın özellikle Latin Amerika, Uzak Doğu ve bazı Asya, Afrika ülkelerindeki faaliyetlerinin ülkemizde 1960’lı yıllarda sol yayın organlarında geniş olarak ele alındığı görülmektedir. Örneğin, YÖN, ANT gibi dergiler Kongo’da Lumumba’nın CIA aracılığıyla katledilmesine, İran’da yine aynı mekanizmaların çalıştırılmasıyla başbakan Musaddık’ın devrilmesi ve TUDEH’in büyük ölçüde ezilmesini, Güney Amerika’daki sol, sosyalist ülkelerdeki hükümetlerin yine CIA ajanlarının gizli örgütlenmeleri sonucunda alaşağı edilmelerini gündeme sıkça taşımıştır .
NATO/CIA/kontrgerilla’nın Türkiye’deki faaliyetlerinden ve örgütlenmesinden 1971’lere dek pek gündemde olmadığını biliyoruz. Nedenlerden birisi, 1960-70 döneminde NATO, İkili Anlaşmalar ve askeri üslerin varlığıyla SSCB’nin ve sosyalist sistemin varlığının uğradığı tehdidin önceliği ve güncelliği olabilir. Bir diğeri ise, Türkiye’nin 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinin yaygın işkence, cinayet ve katliamlarıyla henüz karşılaşmamış olması olabilir.
Ne var ki, tarihe baktığımızda, Türkiye istihbaratının Amerika ile bağlantısının hep var olduğu görülebilir. Örneğin, MİT başkanı Fuat Doğu’nun CIA’dan para aldığı, NATO gizli ordularının kurulmasında CIA’ya yardım eden Nazi suçlusu General Gehlen’in öğrencisi olduğuna ilişkin ciddi iddialar bulunmaktadır.
Türkiye’deki ilk Gladyo şubesi’nin ülke NATO üyesi olduktan sonra 4 Nisan 1952’de açıldığı ve Alparslan Türkeş’in de katkılarıyla gizli ordu kurulduğu belirtilmektedir. 1952’de Türkiye’de 320’si Dışişleri Bakanlığında, 144’ü Güvenlik Teşkilatında, 42’si Ticaret bakanlığında 507 Amerikalının çalışmakta olduğunu da bu bağlamda anımsayalım.1953’de kurulan kontrgerilla karargahının adı Seferberlik Tetkik Kuruluydu ve Ankara Bahçeli Jussmatt (Amerikan askeri yardım heyeti) binasında faaliyet göstermekteydi. Kuruluş amacı, düşman kuvvetlerinin saldırısı ve yurdun bazı bölümlerini ele geçirmeleri halinde düşman kuvvetleri ile gayri nizami savaş yapacak, mukavemet grupları örgütlemekti. Örgüt, düşman kuvvetlerinin yurt içine sızmaları halinde onları bulup imha edecekti. Sözü edilen birliklerin eğitilmesi için Amerika’dan hocalar getirildi ve ABD’ye de subaylar yollandı.1965’de Seferberlik Tetkik Kurulu yeniden yapılandırıldı ve adı Özel Harp Dairesi olarak değişti.1990’larda ise örgütün karşımıza Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) olarak çıktığı görülmektedir.

Söz konusu örgütlenmeler yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi, NATO Anlaşmasının gizli maddesi gereği, doğrudan NATO’ya bağlıdırlar. Sadece savaşta değil barışta da komünistlere ve “sol” tehdide karşı iç politikada da kullanılmışlardır.Yine diğer ülkelerde olduğu gibi, örgütte sivil unsurlar da yer almaktadır. Türkiye gladyosunun 1960- 80 döneminde ağırlıklı olarak ülkücü yada bozkurtlar denilen faşist gruplardan oluştuğu, yine diğer faşist kurumlar ve mafya gruplarından da destek aldığı bilinmektedir. Uğur Mumcu “Eşkiyanın kökü dışardadır“ başlıklı yazısında şöyle demektedir”
‘Kontrgerilla’ kökü ve kaynağı Amerika’da bulunan ve NATO ülkelerinde solcu örgütlenmeleri bastırmak için kurulan silahlı bir örgüttür
Bu silahlı örgüt çalışma alanı olarak seçtiği ülkelerde adlarının başına ‘milliyetçi’ sözcüğü eklenen sağcı saldırgan gençlik örgütleriyle
işbirliği yapar.”
Türkiye’deki kontrgerilla faaliyetlerine ilişkin ilk büyük itiraf Özel Harp Dairesi başkanlığı da yapmış olan Sabri Yirmibeşoğlu’ndan gelmiştir. Yirmibeşoğlu, 1955’de Menderes hükümeti sırasında yer alan 6-7 Eylül olayları döneminde Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalanmasını “ÖHD”nin düzenlediği mükemmel bir operasyon” olarak nitelemiştir . ABD’nin Türkiye hükümetinin talebi halinde ülkeye silahlı müdahalede bulunmasını olanaklı kılan 1959 ikili askeri anlaşmasının içeriğinde, CIA ve Menderes hükümeti arasında yapılan ve Türkiye’deki gizli ordunun yurt içi görevlerinin tanımlandığı, gizli askerlerin rejime karşı iç ayaklanma durumunda da harekete geçirileceğinin belirtildiği bir bölüm bulunmaktadır.
Ne var ki, 12 Mart askeri cuntası döneminde örgüt bir bakıma kendisini afişe etmiştir. İstanbul, Ankara ve Türkiye’nin bir çok bölgesindeki işkence karargahlarında insanlara kontrgerilla denilen örgütün elinde bulundukları, Türk yasalarının bu mahallerde geçerli olmadığı söylenmekteydi.
Örgütün yani Özel Harp Dairesi’nin varlığının açıklanması ilk kez 1974’de Ecevit’in açıklamasıyla gerçekleşti. Ecevit şunları söylemekteydi:

“1960’lardan önce sanırım 1958-59’da dışarıdan kabul ettirilen dolaylı savaş kavramı bu tür yanlış uygulamalara ve saptırmalara son derece elverişli bir kavramdır, tehlikeli bir kavramdır. Yani bu ülkenin içinde hatta ideolojik akımlar dolayısıyla çıkabilecek bir kargaşalığı, bir huzursuzluğu kökü dışarıda bir dolaylı savaş olarak değerlendirmek ve ona göre savaşta düşmana karşı uygulanabilecek önlemleri, stratejiyi uygulamak – dolaylı savaş kavramı, bu gibi saptırmalara yol açabilecek bir kavramdır ve .. 1960 öncesinde Türkiye’ye dışardan kabul ettirilmiş bir kavramdır”.

Ne var ki, kısa bir süre sonra ciddi bir dönüş gerçekleşti. Ecevit, 14 Ekim1973 milletvekili seçimlerinde %33 gibi büyük bir oy oranına ulaştığı halde tek başına iktidar olamamış ve iktidarı Milli Selamet Partisi ile paylaşmak zorunda kalmıştı. Seçim öncesi Af Kanunu çıkarma sözü veren Ecevit’in 1974’de Genel Kurmay tarafından düzenlenen bir brifing sonrası gazetecilere yaptığı açıklamada Af Kanunu’nun kapsamına kontrgerilla işkencecilerini de dahil etmek kararında olduğu görülmektedir: Ecevit, geçmişin üzerine bir sünger çekileceğini, Af Kanununun işkence yaptıkları öne sürülenleri de kapsayacağını,bu nedenle endişelerin bir kenara bırakılmasını, ancak kuruluşunu bundan sonra iç güvenlik işlerini, bu işlerle görevli örgütlere bırakmasının yararlı olacağını belirtmektedir. Yine,12 Şubat 1974’de, “Hükümet geçmişle ilgili hesaplaşmaları, karşılıklı kırgınlık ve intikam duygularını kapatmak ve yeni bir barış ve huzur dönemi açmak kararındadır. Geçmişte olup biten acı olayları ve doğru bulmadığımız uygulamaları deşmeyeceğiz” Ecevit’in tavrını pekiştirdiği, işkencecilere güvence verdiği ve geçmişe sünger çekmekte kararlı olduğu görülmektedir.
Bununla birlikte Ecevit’in, 7 Mayıs 1977 günü Ecevit Cumhurbaşkanı Korutürk’e yazdığı mektupta, söz konusu örgütün gerilla ve kontrgerilla savaşları için ve her türlü gerilla faaliyetleri için planlar ve insanlar yetiştirdiğini söylediği ve “1974 e dek bu örgütün gizli olarak Amerikalılardan mali destek gördüğünü ve Amerikan askeri heyetleriyle aynı binada çalıştığını”, Amerikan mali desteğinin ise 1974’de sona açıkladığı bilinmektedir.
Ecevit, 3 Şubat 1978’de yaptığı bir basın toplantısında ise yine Özel Harp Dairesi’nden söz etmekte, örgütün her ilde “gereğinde” kullanmayı düşündüğü silah depoları olduğunu anlatmakta ve MHP’li üyelerinden bahsetmektedir. Ama bir gün sonra yani 4 Şubat 1978’de “Yaptığım araştırmalara göre Türkiye’de devletçe düzenlenmiş kontrgerilla denen bir örgüt yoktur…eski yarayı kanatmak istemiyoruz.Bu tartışmaların bitmesini istiyoruz halen devam eden uygulama varsa üzerine şiddetle gideceğiz” demektedir .
İşkencecilerin yani kontrgerilla mensuplarının affıyla “uygulamalar” aralıksız sürdü ve 12 Eylül askeri cuntası döneminde yine bir önceki askeri darbe döneminde olduğu gibi şahikasına ulaştı. Çorum, Maraş, Sivas katliamları, yıllardır süregelen fail-i meçhuller, Doğan Öz’ün katli, Kızıldere katliamı, 1 Mayıs 1977 gibi daha nicesi sayılabilecek faaliyetleriyle NATO’nun “gizli” ordusu ülkede varlığını sürdürmektedir. Günümüzde bazı davalara sos olarak eklenen, görevleri bittiği için kirli birer mendil gibi Ergenekon sepetine atılan eski “kontrgerilla” mensupları NATO Kontr terör örgütünün yok olması yada yargılanıyor olması anlamını taşımamaktadır. Türkiye NATO üyesi oldukça NATO Anlaşması’nın gizli maddesi uyarınca bu örgüt yaşamaya ve cinayetlerini sürdürmeye devam edecektir.

Türkiye’de Sosyalistlerin, komünistlerin ve devrimcilerin NATO’ya Hayır demelerinin ardında yatan önemli nedenlerden birisi kontrgerillanın temizlenmesi ve varlığının son bulmasıdır. Bu, yalnızca Türkiye için değil ama tüm dünya için ileri sürülen bir taleptir.

NATO’nun genişlemesi / KÜRESEL NATO

Cumhuriyet (28.7.2011)
ABD Temsilciler Meclisi Ohio Milletvekili Demokrat Partili
Dennis Kucinich:
NATO, kuruluş amacından sapmıştır. “Küresel” bir polis
Rolüne bürünmüştür.

“…..NATO itidalden, disiplinden ve hesap vermekten uzak bir kurum bugün. Tekrar tekrar BM kararlarını ihlal ediyor. bugün bu operasyon Libya’ya yapılıyor…NATO kuruluş anlaşmasından çok uzak bir noktada. Artık küresel polis statüsüne erişti ve BM’yi gasbetti. NATO’nun uluslar arası hukuka hesap vermeksizin masum sivilleri bombalaması ve öldürmesi olumlu bir gelişme değil.dünya için bu büyük bir zorluk……Libya bize saldırmadı Ve ABD için herhangi bir tehdit oluşturmuyordu. .. NATO hukuka ve egemenlik haklarına saygı gösteren bir kuruluş değil. NATO eylemleri yasadışı ve kabul edilemez.”

NewYork Times yazarı Thomas Friedman “Küreselleşme, dünya pazarlarının tekelleştirilmesi,..enerji ve hammadde kaynaklarını ABD”nin tek başına egemenliği altına alması, dünya pazarının Amerikanlaştırılmasıdır. BOP”un amacı budur. BOP”un bir özelliği de bu paylaşıma tekellerin doğrudan katılmasıdır” demektedir.
SSCB’nin 1989’da dağılmasının ardından, feshedilmek yerine yenilenen NATO Avrupa”da ikili bir görevi üstlendiği görülmektedir. İlk önce, Doğu Avrupa”yı ve eski Sovyet devletlerinin emperyalizmin şemsiyesi altına alınarak çokuluslu tekellerin yağmasına sunulması gerekiyordu. 8 Kasım1991 tarihli NATO Stratejik Konsepti”inde eski Varşova Paktı üyelerinin “hukukun egemenliğini, insan hakları ve pazar ekonomisine saygıyı, çoğulcu demokrasiyi seçmeleri” gerektiğinin vurgulanması da bu misyonu açıklamaktadır.
Bir çok Avrupa ülkesinde ve eski SSCB sınırları içindeki ülkeler “renkli” devrimlerle ya da Yugoslavya ve Romanya örneklerinde olduğu gibi zor kullanılarak sosyalist sistemin son kalıntılarından arındırıldılar . Sonuçta, emperyalistlerin deyimleriyle söyleyecek olursak, bu devletler “piyasa ekonomisine ve kapitalizmin kar güdüsüne karşı koyamayacak “sürekli bir istikrara” kavuşturularak Avrupa Birliği ve NATO üyesi yapıldılar.
Roma Anlaşmasının 110. maddesinde de açıkça ortaya konan, ABD ve AB’nin en önemli iki ortak amacı yani „serbest ticaret“ ve „yeni pazarlar için mücadele“ söylemleri bu ülkeler için gerçekleşmiş oldu. 1990’larda başlayan ve günümüzde de süren bu süreç tamamlanmış sayılabilir . Bu devletler aynı zamanda AB üyesidir. Artık eski Sovyet ülkeleri piyasa ekonomisinin bir parçası olmuş, kapitalizmin o sonsuz kâr amacına hizmet eder hale gelmişlerdir.
Brzezinski bu sürecin ABD emperyalizmi ve dünya kapitalist sistemi açısından önemini şöyle açıklamaktadır:
“NATO’nun genişlemesindeki temel nokta , bunun
Avrupa”nın genişlemesiyle bağlantılı bir süreç olmasıdır....Avrupa”nın jeopolitik en korunmasız kesimi olan Orta Avrupa, Avrupa”nın geri kalanının Atlantik ötesi ittifak yoluyla yararlandığı güvenliği paylaşmaktan alenen dışlanamazlar. Amerika ve Almanya”ya göre genişleme dürtüsü siyasi ve tarihidir......Yeni bir Avrupa halen biçimlenmektedir. Bu yeni Avrupa, jeopolitik olarak “Avrupa- Atlantik” bölgesinin bir parçası olarak kalacaksa, NATO”nun genişlemesi gereklidir. Aslında, eğer ABD”nin başlattığı NATO’nun genişletilmesi çabası durursa ve sendelerse, bir bütün olarak Avrasya için kapsamlı ABD politikası mümkün olmayacaktır. Böyle bir başarısızlık Amerikan liderliğinin itibarını zedeler, genişleyen Avrupa kavramını paramparça eder, Orta Avrupalıların moralini bozar, Rusya’nın Orta Avrupa’daki şu an uyuyan ya da ölmekte olan jeopolitik özlemlerini yeniden canlandırır. ....Bu nedenle, Amerika için yalnızca bölgesel değil, küresel yenilgiye yol açar.”

“Yeni NATO”nun diğer özelliği, aslında hep sürmüş olan “alan dışı” çalışmalarına hız vermesidir. Irak öncesinde NATO”nun Bosna ve Kosova müdahaleleri bu açılımların göstergeleridir. Afganistan müdahalesi ise NATO’nun en önemli alan dışı görevidir. Örgütün, kontr terör faaliyetleriyle aslında tüm varlığı süresince sürdüregeldiği ama Soğuk Savaş sonrası resmen üstlendiği tüm bu alan dışı operasyonlarda bu yeni NATO üyelerinin çoğunun görev aldığını görüyoruz. Bazı durumlarda NATO üyesi olmayan “sempatizan” ülkeler de bu operasyonlara katılmaktadırlar.
Yeni bir amaca yönelikmiş gibi görünen bu yaklaşımlarla, Amerikan generallerinin deyişiyle “üniformalı BM” haline getirilme söylemlerinin yolu açılmıştır. NATO, önce Avrupa’da yayılmış, sonra Orta Doğu ve Kuzey Afrika’ya genişlemiştir. Amaç, “Dünya NATO”sunun oluşturulmasıdır.
ABD’nin NATO temsilcisi Nicholas Burns, 2003 Prag zirvesinde yaptığı “Yeni NATO ve BOP” adlı konuşmada da “Soğuk savaş döneminde Batı Avrupa”yı savunmak için bölgeye devasa bir kıta ordusu yığdık. NATO Avrupa ve Kuzey Amerika”yı savunmaya devam edecek. Ancak bunu Batı Avrupa”da, Merkez Avrupa”da oturarak yapabileceğimize inanmıyoruz. Kavramsal ilgilerimizi ve askeri gücümüzü Doğu”ya ve Güney”e konuşlandırmalıyız. NATO”nun geleceği Doğu ve Güney”dir. Bu da büyük Orta Doğu”dur..NATO”nun geleceği krizlere el koymalı ve yanıt vermektir. Bu.......Amerika için büyük tehdit oluşturan Orta ve Güney Asya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika”da yer alan ülkelerde yapılacak askeri kurtarma yada barış gücü operasyonları şeklinde olacaktır. Hepimizin kabul ettiği gibi tehdit terörizm, küresel terörizm ve Kitle İmha Silahlarından gelmektedir” demektedir.
Dikkat edilecek olursa, SSCB’nin sönümlenmesinden sonra emperyalizmin kullandığı eski kavramların da yenilendiği görülür.
1991 NATO Stratejik Konsept”inde NATO’nun “gelecekte çok yönlü ve çok çeşitli ve önceden farkedilmesi çok zor olan güvenlik tehditleri ve risklerle” karşılaşabileceği belirtilmekteydi.
Kapitalist sistem, kuruluşundan bu yana, yabancı pazarlara, yer altı ve enerji kaynaklarına erişim mücadelesi vermekte ve bu yoldaki mücadelesinde ideolojik unsurları çok yoğun kullanmaktadır. SSCB’nin dünyayı tehdit etmesi, hür dünya, demir perde ve benzeri gibi, 1950-90 yılları arasında yoğun olarak kullanıla gelen terminoloji artık geçerliliğini yitirdiğinden bu kez nereden geldiği yada geleceği belli olmayan, bu nedenle ancak askeri önlemlerle ve “ön alıcı askeri saldırılarla” engellenmesi gereken bir “terörizm” kavramından medet umulmaktadır. Görüldüğü gibi, son derece belirsiz bir kavram olan “terör”ün hangi ülkeye, nereden ve nasıl geldiğine Pentagon karar vermekte ve “önleyici” savaşına başlamaktadır.
Her geçen gün, terörizme karşı savaşın, işgal edilen ülkelerde, petrol zenginliğini çokuluslu şirketlerin denetimine vermek, kamuyu özelleştirmek, ekonomik varlıkları yabancı sermayeye aktarmak anlamına geldiği, bir başka deyişle, tüm dünyayı piyasa ekonomisine yani kapitalizmin denetim ve kar alanı haline getirme amacına hizmet edildiği görülmektedir. Askeri müdahalelerle, uluslar, yani emperyalizmin deyimiyle “hegemon güçler” çözülerek piyasaya açılmakta, yeraltı ve yer üstü kaynakları “yine onların deyimiyle “hayati enerji kaynaklarının akışı” özellikle petrol ve doğal gaz hatları, emperyalizmin zora başvurması sonucunda talan edilmektedir. Kitle İmha Silahları ve terörizm kavramlarının ete kemiğe büründüğü en iyi iki güncel örnek Irak ve Afganistan’dır. Görünen o ki, Suriye de İran ve hatta Rusya’ya bir atlama tahtası olarak sıraya girmiştir.
Riga toplantısında terörizmin kaynağı olarak gösterilen ve “Haydut devlet” kavramına bir de “başarısız devlet” kavramı eklenerek “terörist tehdit” kapsamı dünya çapında yayılmakta ve bir anlamda ABD veya NATO”’nun saldırıları küreselleştirilmektedir.
Özetle, haydut devletler ABD’ye yada dünya emperyalist kapitalist sistemine bir ölçüde de olsa boyun eğmeyi kabul etmeyenler, terör yada terörist tehdit ise bu ülkelerin emperyalist çıkarları tehdit etmesi anlamını taşımaktadır. Bu amaçla, NATO, eskiden olduğu gibi kapitalizmin hizmetinde bir askeri güç olarak yandaşları yada işbirlikçileri ile birlikte dünyayı kana boyamaya devam etmektedir. Özellikle Orta Doğu’da, genişleme planları gereği, savaş giderek yayılmakta ve ateş az yada çok her ülkeyi etkisi altına almaktadır.
Sınıfsal ve bölgesel çıkarları gereği sistemle zaten uyuşan bir doğaya sahip olan AKP iktidarı, günlük çıkarları açısından da yani kabaca söylenecek olursa “halının altına süpürülmemek için” aktif bir NATO ve ABD taşeronu görevine soyunmuş bulunmaktadır. Türkiye’nin Libya’ya NATO/ABD müdahalesine tam destek vermesi, Suriye’de emperyalist güçlere topraklarında yataklık ve aktif destekte bulunması, Somali, Kosova ve benzeri müdahalelerde askeri güçle ABD/NATO desteği sadece bazı örneklerdir. Çok güncel olan iki haber, ülkenin ABD çıkarları doğrultusunda sürüklenmekte olduğu bölge savaşına da işaret etmesi açısından çok önem taşımaktadır.
Global Research’de çıkan 14 Şubat 2012 tarihli bir haberde, dışişleri bakanı Davutoğlu ve ABD dişişleri bakanı Hillary Clinton arasındaki toplantıda, Davutoğlu’nun Clinton’a Esad’ı baskı altına almak için BM dışında yöntemler bulacağına dair güvence verdiği, ABD’nin, Türkiye’deki İncirlik askeri üssünden Suriye’ye silah kaçırdığı ve Suriye’deki isyancılara mali yardım yaptığı belirtilmektedir. Yine Suriye muhalif güçlerinin 2011 Mayısından beri Türkiye topraklarında eğitim gördükleri, İskenderun yakınlarında bilinmeyen bazı savaş uçaklarının Libya Geçici Ulusal Konseyi’nden silahlı savaşçıları Suriye topraklarına taşıdıkları ifade edilmektir. Yalçın Doğan, haberi doğrulamakta ve 15 bin Suriyeli muhalifin Türkiye’de askeri eğitim gördüğünü, eğitime Amerikan Özel Kuvvetlerinin de katıldığını belirtmektedir. Doğan, yine, Anayasa’nın 92. maddesine göre, TSK’nın yabancı ülkelere gönderilmesine yada yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisinin ise TBMM’de olduğunu ifade etmekte ve bugüne kadar eğitilen Suriyeli muhalif askerlerin ve bunları Türklerle birlikte eğittiği iddia edilen gayri resmi Amerikan Özel Kuvvetlerinin Türkiye’de bulunmaları için siyasal iktidarın TBMM’den Anayasa gereği izin almak gereği duymadığını vurgulamaktadır. Doğan’a göre, Meclis kararı olmadan bu eğitimin yapılması Anayasa ihlali anlamına gelmektedir .
Malatya Kürecik’te, tam da 1970’li yıllarda 68 gençliğinin ölü vererek anti emperyalist bir eylem gerçekleştirdiği yerde, NATO yada ABD’nin, SSCB ve İran başta olmak üzere bölgeyi gözleyeceği bir radar kurulmuş ve operasyonel hale getirilmiştir. Yalçın Doğan, 16 Eylül 2011’deki “Malatya’da çaktırmadan İkili Anlaşma” başlıklı yazısında, NATO’nun yeni üssünün Malatya olduğunu, Türkiye’nin her ne kadar bunu NATO çerçevesinde yapıyorsa da , baş rolü ABD’nin oynadığını, bunun da en iyi kanıtının dışişleri müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ve ABD Ankara büyükelçisi Ricciardione ile bu kararı resmileştiren mutabakat zaptının imzalandığını belirtmektedir. Bu imzanın hukuk açısından ve pratikte iki önemli niteliğine parmak basan Doğan, böylelikle, Malatya’nın fiilen NATO üssü olduğunu, topraklarımızın yabancılar tarafından kullanılması anlamını taşıdığını ve mutabakat zaptı denilen belgenin de “buz gibi ikili anlaşma” olduğunu ifade etmektedir.
Görüldüğü gibi, Türkiye’de bağımsızlık anlamında değişen hiçbir şey yoktur. Gün geçtikçe emperyalizme bağımlılığın hatta emperyalistleşmenin hız kazandığını söylemek pek de yanlış olmayabilir.
Bu koşullardan yukarıda uzunca anlatılmaya çalışıldığı üzere, günümüzde NATO karşıtlığı belki de 1960’lı yıllardan çok daha anlamlı ve acil bir duruşun ifadesi olmaktadır. Sadece Türkiye emekçi halklarının çıkarları açısından değil ama dünya emperyalist sistemine karşı verilmesi gereken savaşım açısından da büyük değer taşımaktadır.
Sosyalistlerin, komünistlerin ve devrimcilerin güncel görevleri, yerelde ve evrenselde emperyalist kapitalizme, onun silahlı gücü NATO’ya, tüm dünyadaki askeri üslere ve Türkiye özelinde de ABD ve diğer emperyalist ülkeler ile sürekli olarak imzalanan ikili anlaşmalara karşı çıkmak, mücadeleyi bu alanda yoğunlaştırmaktır.

KAYNAKÇA

Achcar, Gilbert (January 2003), “Auxiliary Americans”, Le Monde Diplomatique (english@Monde-diplomatique.fr)

Ataöv, Türkkaya (1969), Amerika, NATO ve Türkiye, Aydınlık Yayınevi, Ankara
Aybar, Mehmet Ali (1968), Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm, Gerçek Yayınları,
İstanbul.
Balbay, Mustafa (2004), Irak Batağında Türk Amerika İlişkileri, Cumhuriyet
kitapları, İstanbul
Bilbilik, Erol (2007), İşgal Örgütleri : CIA, NATO/AB, Asya Şafak Yayınları, İstanbul
Bölme, M Selin (2012), İncirlik Üssü/ABD’nin Üs Politikası ve Türkiye,
İletişim Yayınları, İstanbul

(Brzezinski, Z, (1997) Büyük Satranç Tahtası, İnkılap Kitabevi, İstanbul

Değer, Emin M ( 1977), CIA, Kontgerilla ve Türkiye, Çağlar Matbaası, Ankara

Erdoğdu, Vahap (2007) Sermayenin Küresel Egemenliği ve İslam, Onur
Yayınları, Ankara
Erdost, Muzaffer (1979), “Faşizm ve Türkiye-1978”,Yeni Ülke , sayı 6, s. 44,
İlkyaz basımevi, Ankara

The Economist (1999), “Defining NATO’S Aims”, Vol. 351, No: 8116, 24-30, April.

Ganser, Danielle (2007), NATO’nun Gizli Orduları/Gladio Operasyonları,
Terörism ve Avrupa Güvenlik İlkeleri, Güncel
Yayıncılık, İstanbul

Gerger, Haluk (2006), ABD/Orta Doğu/Türkiye, Ceylan Yayınları,
İstanbul

Kinzer, Stephen, (2007) Darbe/HawaII’den Irak’a Amerika’nın Rejim
Değişiklikleri Yüzyılı, İletişim Yayınları, İstanbul

M. Fahri (çev.) (1966), Amerikan Harp Doktrinleri, YÖN Yayınları, İstanbul

Mumcu, Uğur (1997), Saklı Devletin Güncesi, UMAG Yayınları, Ankara

Parlar, Suat (2006), Kontrgerillanın İşgal Kuvvetleri, Bağdat Yayınları, İstanbul

Terkoğlu, Barış/Pehlivan Barış (2012), Sızıntı/Wikileaks’te Ünlü Türkler, Kırmızı Kedi
Yayınları, İstanbul

Tunçkanat, Haydar (1970) İkili Anlaşmaların İçyüzü, Ekim Yayınevi, Ankara

Kitabevi, İstanbul

Wise, David, Ross, Thomas (1966), Görünmeyen Hükümet CIA, Sol
Yayınları, Ankara

Yetkin, Murat (2004), Tezkere/Irak Krizinin Gerçek Öyküsü, Remzi